top of page

Ruhsal Canlılık Üzerine

6 gün önce
6 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 5 gün önce

Yaşamla kurduğumuz temasın canlılığı, insan ruhsallığına dair önemli meselelerden biridir. Hissedebilmek, isteyebilmek, bir başkasına ihtiyaç duyabilmek, insanlarla ve diğer canlılarla yakınlaşabilmek, öfkelenebilmek, kaybetmek ve kaybedilenin yasını tutabilmek; yani yaşama dair tüm bu duygu ve deneyimlerden etkilenmeye açık olabilmek, ruhsal açıdan canlı bir yaşamın çeşitli halleri olarak düşünülebilir.

Ancak insanın yaşamdaki deneyimlere dair bu açıklığı her koşulda sürdürebilmesi mümkün olmayabilir. Bazı deneyimlerle temas etmek, kişinin ilişkilerini, kendisine ilişkin duygusunu ya da dünyayla kurduğu belli bir sürekliliği sarsabilecek kadar zorlayıcı olabilir. İnsanın kendisini yaşama dair kimi zorluklardan korumasına hizmet eden bazı ruhsal düzenlemeler, aynı zamanda canlılığının bir bölümünden uzaklaşması bedeliyle gelmiş olabilir.


Kendimizden uzaklaşırken neyi koruruz?


Bu uzaklaşmanın işlevi yalnızca belli deneyimlerin yaratabileceği acıyı azaltmak ya da onları daha az hissedilir kılmak değildir. Aynı zamanda, bu deneyimlerle birlikte sarsılabilecek başka şeylerin korunmasına da hizmet edebilir. Öfkeden uzaklaşmak sevilen kişiyle kurulan bağın, ihtiyaç duyan olma halinden uzaklaşmak kişinin çaresiz kalmayacağına dair hissinin, başarısızlığı kendinden uzak tutmaya çalışmak ise kendine ilişkin belli bir değer duygusunun sürdürülmesini mümkün kılıyor olabilir.


Örneğin bir çocuk, öfkesini gösterdiğinde karşısındaki insanın uzaklaştığını tekrar tekrar deneyimliyorsa, öfkesini göstermemek onun için anlamlı bir çözüm haline gelebilir. Bu elbette bilinçli bir karar değildir; çocuk bir gün oturup artık insanlara öfkelenmemeye karar vermez. Fakat öfkeyi ifade etmemek ilişkiyi korumanın bir yolu haline geldikçe, zamanla çocuğun öfkeyle ilişkisi de değişebilir. Yalnızca öfkesini daha az göstermeye değil, öfkelendiğini daha az fark etmeye; öfkenin bedensel ve ruhsal işaretlerini başka biçimlerde anlamlandırmaya, hatta kimi zaman bu duyguyu kendi deneyiminin bir parçası olarak tanımamaya başlayabilir. Öfkenin giderek daha az fark edilir hale gelmesi, karşısındaki kişinin uzaklaşma ihtimalini azaltmış, ailedeki gerilimi yatıştırmış ya da çocuk için önemli olan bir ilişkinin sürmesine yardımcı olmuş olabilir. Bu açıdan bakıldığında, öfkeyle arasına koyduğu mesafe ihtiyaç duyduğu ilişkileri koruyabilmesini sağlayan, gerçekten işe yaramış bir çözüm olabilir.


Başkalarına ihtiyaç duymamak da böyle bir çözüm olmuş olabilir. Elbette insan gerçekten ihtiyaçsız hale gelmez; insan zaten başkalarıyla ilişki içinde yaşayan, onlara bağlanan bir varlıktır. Fakat kişi kendisini ve yaşamını, başkalarına mümkün olduğunca az ihtiyaç duyacağı şekilde kurmuş olabilir. “Kimseye ihtiyacım yok” diyebileceği bir hayat kurmuş olmak, bu insan için ciddi bir ruhsal başarı olmuş olabilir. İhtiyaç duyduğunda kimsenin gelmediği, gelenin ne zaman gideceğinin belli olmadığı ya da ihtiyaç göstermenin utanç ve hayal kırıklığıyla karşılandığı bir ilişkiler dünyasında, ihtiyaçsız olabilmek kişiye bir tür hareket özgürlüğü sağlamış olabilir.


Fakat işe yarayan bu çözümlerin bir bedeli de vardır. Öfkesinden uzaklaşan insan, yalnızca öfkenin ilişkilerinde yaratabileceği sonuçlardan uzaklaşmaz; öfkenin taşıdığı bilgiden de uzaklaşır. Neye itiraz ettiğini, ona neyin fazla geldiğini, nerede sınırının aşıldığını anlaması güçleşebilir. Kendisinin de açıklayamadığı bir yorgunluk, ilişkilerinde belli belirsiz bir uzaklık ya da zaman zaman nereden geldiğini anlayamadığı sert kopuşlar yaşarken bulabilir kendisini. Benzer şekilde, başkalarına ihtiyaç duymamak da insanı bazı güç deneyimlerden korurken, başkalarıyla kurulabilecek ilişkinin imkanlarını daraltabilir. Kimseyi beklememek, kimsenin gelip gelmeyeceğini düşünmek zorunda kalmamak demektir; fakat gerçekten güvenilir biri karşısına çıktığında da ona güvenmek zor olabilir. Birine yaslanmak rahatlatıcı değil, huzursuz edici gelebilir. Yakınlık arttıkça geri çekilme ihtiyacı doğabilir. Birini özlediğini, beklediğini ya da onun yokluğundan etkilendiğini fark etmek, beraberinde uzun zamandır uzakta tutulan bir incinebilirliği de getirebilir. Böylece kişi yalnızca karşılıksız kalmanın ya da hayal kırıklığına uğramanın getirebileceği acıdan uzak durmaz; birine yakınlaşmak, güvenmek, özlemek, beklemek ve bir başkasının varlığından gerçekten etkilenmek gibi, yaşamı canlı kılan deneyimlerden de uzaklaşır.


Sorun, bir zamanlar içinde yaşamın devam edebileceği bir hareket alanı açan bu çözümlerin, zamanla yaşam alanının sınırlarını çizmeye, hatta daraltmaya başlamasıdır.

Ancak buradan, insanın bütün bunların altında aslında öfkeli ya da aslında ihtiyaç içinde bekleyen biri olduğu sonucuna varmak da yanıltıcı olur. Böyle düşündüğümüzde, sanki bütün bunların altında saklanan daha gerçek bir kişi vardır da yapılması gereken yalnızca onun üzerindeki örtüyü kaldırmakmış gibi olur. Oysa yıllar içinde kurulmuş olan o sakin, uyumlu ya da hayatını mümkün olduğunca kimseye ihtiyaç duymadan kurmuş kişi de gerçektir; öfke, ihtiyaç ve bir başkasına bağlanma arzusu da gerçektir. İnsan ruhsallığının karmaşıklığı biraz da bütün bu gerçeklerin aynı kişide bir arada var olabilmesinde yatar.


Kendimizle yaptığımız anlaşmalar


Psikanalist Thomas Ogden, insanın daha bütünüyle insan olma çabası içinde kendisiyle sessiz ve büyük ölçüde bilinçdışı bazı anlaşmalar yaptığından söz eder (Ogden, 1998). Bu anlaşmalarda kişi, örneğin, güvenlik uğruna özgürlüğünün, kesinlik uğruna canlılığının bir bölümünden vazgeçebilir. Yukarıdaki örneklere dönecek olursak, öfkesine daha az yer verebilmek önemli bir ilişkinin devam edeceğine dair güvenlik hissini korumasını sağlayabilir; başkalarına ihtiyaç duymayacağı bir hayat kurmaya çalışmak, ihtiyaçlarının karşılıksız kalabileceği bir dünyanın çaresizliğinden onu uzak tutabilir; bazı arzularını hiç hissetmemek ise bu arzuların gerçekleşmeyebileceği gerçeğiyle karşılaşmamasını sağlayabilir. Her birinde insan, kendisi için katlanılması güç bir deneyimden belli bir uzaklıkta kalabilmek için, kendi deneyiminin bir bölümüne erişimini sınırlar.


Elbette burada kazanılan ile vazgeçilen arasında bu kadar açık bir denge yoktur. İnsan ne öfkesinden bütünüyle vazgeçebilir ne kimseye ihtiyacı olmayan biri haline gelebilir ne de karşılığında hayatındaki bir ilişkinin süreceğine dair gerçek bir güvence elde edebilir; kazanılan güvenlik ve kesinlik hiçbir zaman tam değildir. Yine de insan, sanki böyle bir anlaşma mümkünmüş gibi yaşayabilir. Sağladığı güvence eksik ve yanılsamalı olsa da, bu anlaşma, korku, kayıp, utanç ya da çaresizlik gibi karşılaşılması güç deneyimlerle kişi arasında belli bir mesafenin korunmasına hizmet edebilir.

Belki de bu yüzden, insanın kendisini ruhsal olarak sınırlayan bu anlaşmalardan vazgeçmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Bir insanın neden böyle yaptığını fark etmesi, artık böyle yapmaması için yeterli olmayabilir. Çünkü bu yollar, yıllardır bazı duyguların yoğunluğundan, bazı ihtiyaçların yaratabileceği incinebilirlikten, bazı ilişkilerin belirsizliğinden ve bazı gerçekliklerin acısından belli bir uzaklıkta yaşayabilmesini sağlamış olabilir. Böyle bir çözümden vazgeçmek, yalnızca onun bedelinden kurtulmak değil, sağladığı korumayı da geride bırakmak anlamına gelebilir.


Canlı olabilme kapasitesi


Ogden’ın canlı olma kapasitesi üzerine düşünceleri, burada tarif edilen daralmayı başka bir açıdan görmeye imkan verir (Ogden, 1998). Onun bakışına göre ruhsal sıkıntı yalnızca çekilen acı, gösterilen semptomlar ya da işlev kaybıyla değil, insanın yaşamın sunduğu deneyimlerin ne kadarına canlı biçimde katılabildiğiyle de ilgilidir. Buradan hareketle psikoterapinin amaçlarından biri, insanın deneyimlerinin daha fazlasına açık kalabilme, onları hissedebilme, düşünebilme ve yaşayabilme kapasitesinin genişlemesi olarak tarif edilebilir.


Ruhsal olarak canlı olmak ile iyi hissetmek bu nedenle aynı şey değildir. Hatta bazen canlılaşmak, daha fazla acı hissedebilmek anlamına gelebilir. Uzun zamandır hissedilmeyen bir kederi hissedebilmek; birine ihtiyaç duyduğunu fark etmek; kıskanmak, utanmak, istemek, öfkelenmek, hayal kırıklığına uğramak… Canlılık, bu nedenlerle, dayanılması güç bir deneyim de olabilir. Ogden’ın aktardığı bir klinik örnekte olduğu gibi, insanın teninde güneşin sıcaklığını duyması bile hayatın ne kadarının yaşanmadan geçtiğini fark ettirebilir (Ogden, 2014). İnsan bazı acıları kendinden uzak tutarken, onlarla birlikte hayatın başka taraflarından da uzak kalmış olabilir.


Üstelik bunun sonucunda her zaman belirgin bir semptom ya da ruhsal sorun ortaya çıkmayabilir. İnsan oldukça iyi işlev gösterebilir; çalışabilir, sevebilir, arkadaşlıklar kurabilir, sorumluluklarını yerine getirebilir. Hayatı oldukça iyi gidiyor gibidir ama bazı şeyler hiç olmuyordur. Bazı duygular fazla kısa sürüyor, bazı sorular hiç sorulmuyor, bazı arzular daha ortaya çıkmadan makul gerekçelerle geri çekiliyordur. İnsan kendisini pek şaşırtmıyor, kendi deneyiminde önceden bilmediği yerlere pek gitmiyordur. Ortada belirgin bir acı ya da işlev kaybı olmasa da, deneyimin bazı alanları giderek daha az erişilebilir hale gelebilir. Kişinin başına yeni şeyler geliyor olabilir, ama deneyimin kendisi giderek daha az yeni hale geliyordur.


Yaşanamamış olana yaklaşmak


Bu nedenle psikoterapi sürecinde daha canlı hale gelmek, kulağa gelebileceği kadar hafif bir süreç değildir. Uzun zamandır belli deneyimlerden uzak durarak kurulmuş bir ruhsal düzen değişmeye başladığında, insan kendisini hiç de özgürleşiyor gibi hissetmeyebilir. Çünkü aradaki mesafe azaldıkça, daha önce uzakta tutulması gerekmiş olan deneyimler de yeniden hissedilebilir hale gelir. Öfkeye yaklaşmak, yalnızca öfkelenebilme özgürlüğünü değil, bir zamanlar öfkelenmenin neye mal olabileceğine dair korkuyu da beraberinde getirebilir. Birine ihtiyaç duyabildiğini fark etmek, yalnızca yakınlığın imkanlarını değil, karşılıksız kalmanın yaratabileceği çaresizliği de yeniden hissedilebilir kılabilir. Uzun zamandır hissedilmeyen bir kayıp hissedilebilir olduğunda ise insan yalnızca o kaybın acısıyla değil, onun hayatında bıraktığı yerle de karşılaşabilir.


Fakat burada yalnızca geçmişte yaşanmış acıların yeniden hissedilmesinden söz etmiyoruz. İnsan kendisinden uzak tuttuğu deneyimlere yaklaşırken, onlarla birlikte yaşanamamış olanlarla da karşılaşabilir: söylenmemiş bir itirazla, duyulamamış bir ihtiyaçla, tutulamamış bir yasla, kurulamamış bir yakınlıkla… Hayat bütün bunların çevresinden dolaşarak devam etmiş olabilir.


Terapi ilişkisi içinde insan yalnızca bugün neden böyle yaşadığını anlamaya değil, başka türlü yaşamanın bir zamanlar neden mümkün olmadığını da hissetmeye başlayabilir. Bir zamanlar kendisinden uzak tutması gerekmiş olan deneyimlere şimdi daha fazla yaklaşabilmesi geçmişi değiştirmese de, geçmişte yaşanamamış olanın bugün ruhsal olarak yer bulmasını mümkün kılabilir. Buna çoğunlukla bir yas da eşlik eder. Yalnızca kaybedilmiş insanlar ya da ilişkiler için değil; yaşanamamış deneyimler, kurulamamış yakınlıklar ve belki bir ölçüde, bütün bunlarla birlikte kendisinden de uzakta kalmış tarafları için.


Psikoterapi de bu nedenle, insanın savunmalarından tamamen kurtulduğu bir yer olmaktan çok, geçmişte ihtiyaç duyduğu korunmaya artık aynı ölçüde yaslanmadan yaşayabileceği bir alanın yavaş yavaş açıldığı bir deneyim olarak düşünülebilir. Ancak buradan, insanın kendi deneyiminin tamamına bütünüyle açık yaşayabileceği sonucu da çıkmaz, böyle bir ruhsal hayat muhtemelen mümkün değildir. Sevdiğimiz insanları kaybedebileceğimizi biliriz ama bunu her karşılaşmada bütün ağırlığıyla hissetmeyiz; kendi ölümlülüğümüzü biliriz ama her an onun bütün gerçekliğiyle yaşayarak hayatımıza devam etmeyiz. Hepimizin bütünüyle temas halinde yaşayamadığı, kendimizden belli bir uzaklıkta tuttuğumuz deneyimler vardır. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak, hayatın bazı tarafları da zaman zaman yaşanmadan kalır. Yaşam bir ölçüde seçmeyi, bazı seçenekleri dışarıda bırakmayı, bazen bakışımızı çevirmeyi, bazı şeyleri bir süre daha bilmemeyi de gerektirir. Hepimiz yaşamın taşıması güç yanlarıyla birlikte yaşayabilmek için kendimizle birtakım anlaşmalar yaparız. Mesele bu anlaşmaların hiç olmaması değildir; daha çok, yaşayabilmek için kurduğumuz hayatın zamanla yaşadığımız hayatı sınırlamaya başlayıp başlamadığıdır.



Kaynaklar

Cassidy, J., & Kobak, R. R. (1988). Avoidance and its relation to other defensive processes. In J. Belsky & T. Nezworski (Eds.), Clinical implications of attachment (pp. 300–323). Lawrence Erlbaum Associates.

Ogden, T. H. (1998). Reverie and interpretation: Sensing something human. Jason Aronson.

Ogden, T. H. (2004). This art of psychoanalysis: Dreaming undreamt dreams and interrupted cries. The International Journal of Psychoanalysis, 85(4), 857–877. https://doi.org/10.1516/D6R2-9NGF-YFJ2-5QK3

Ogden, T. H. (2014). Fear of breakdown and the unlived life. The International Journal of Psychoanalysis, 95(2), 205–223. https://doi.org/10.1111/1745-8315.12148

Winnicott, D. W. (1974). Fear of breakdown. International Review of Psycho-Analysis, 1, 103–108.

 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Bir Hayalden Kendimize Doğru

İnsanın kendisi olmaya, kendisini bir özne olarak deneyimlemeye ne zaman başladığını söylemek kolay değildir. Benlik bir anda ortaya çıkmaz; zaman içinde, ilişkiler ve deneyimler içerisinde yavaş yava

 
 
Ergenlik: Kendine Doğmak, Ayrışmak ve Büyümek

Ergenlik dönemi, bilinen çocukluğa yavaş yavaş veda edilirken henüz bilinmeyen ancak yaklaşmakta olan yetişkinliğe doğru adım atılan bir dönemdir. Bu geçiş pek çok ayrılığı, çatışmayı ve mücadeleyi be

 
 
bottom of page